(100) 29. Söz/11, Sh 195 | İkinci Menba‘ | Âfâkîdir. Ervah ile mükerrer müşâhedât ve münâsebât vardır
Description
İkinci Menba‘: Âfâkîdir. Yani mükerrer müşâhedât ve müteaddid vâkıât ve kerrât ile münâsebâttan neş’et eden bir nevi‘ hükm-ü tecerrübîdir. Evet, tek bir ruhun ba‘delmemât bekāsı anlaşılsa, şu ruh nev‘inin külliyetle bekāsını istilzâm eder. Zîrâ fenn-i mantıkça kat‘îdir ki, zâtî bir hâssa bir tek ferdde görünse, bütün efradda dahi, o hâssanın vücûduna hükümedilir. Çünkü zâtîdir. Zâtî olsa her ferdde bulunur. Halbuki değil bir ferd, belki o kadar hadsiz, o kadar hesaba hasra gelmez müşâhedâta istinâd eden âsâr ve bekā-yı ervâha delâlet eden emârât, o derece kat‘îdir ki, bize nasıl Yeni Dünya, yani Amerika var ve orada insanlar bulunur. O insanların vücûdlarına hiçbir vehim hatıra gelmez. Öyle de, şübhe kabul etmez ki, şimdi âlem-i melekût ve ervâhda, ölmüş, vefat etmiş insanların ervâhı, pek çok kesretle vardır ve bizimle münâsebetdârdırlar. Ma‘nevî hedâyâmız onlara gidiyor. Onların nûrânî feyizleri de bizlere geliyor. Hem hads-i kat‘î ile vicdanen hissedilebilir ki, insan öldükten sonra, esaslı bir ciheti bâkîdir. O esas ise ruhtur. Ruh ise tahrîb ve inhilâle ma‘rûz değil. Çünkü basittir, vahdeti var. Tahrîb ve inhilâl ve bozulmak ise, kesret ve terkîb edilmiş şeylerin şe’nidir. Sâbıkan beyân ettiğimiz gibi, hayat kesrette bir tarz-ı vahdeti te’mîn eder. Bir nevi‘ bekāya sebebiyet verir. Demek, vahdet ve bekā, ruhta esastır ki, ondan kesrete sirâyet eder. Ruhun fenâsı ya tahrîb ve inhilâl iledir. O tahrîb ve inhilâl ise, vahdet yol vermez ki girsin, besâtat bırakmaz ki bozsun. Veyahud i‘dâm iledir. İ‘dâmSayfa 196Eliflerin Adedi(16)ise, Cevvâd-ı Mutlak’ın hadsiz merhameti müsâade etmez ve nihâyetsiz cûdu bırakmaz ki, verdiği ni‘met-i vücûdu, o ni‘met-i vücûda pek müştâk ve lâyık olan rûh-u insanîden geri alsın. Üçüncü Menba‘: Ruh zîhayat, zîşuûr, nûrânî vücûd-u hâricî giydirilmiş, câmi‘, hakîkatdâr, külliyet kesb etmeye müsteid bir kānûn-u emrîdir. Halbuki en zayıf olan kavânîn-i emriye, sebat ve bekāya mazhardırlar. Çünkü dikkat edilse, ma‘rûz-u tagayyür olan bütün nev‘lerde birer hakîkat-i sâbite vardır ki, bütün tagayyürât ve inkılâbât ve etvâr-ı hayatiçinde yuvarlanarak sûretler değiştirip, ölmeyerek, yaşayarak bâkî kalıyor. İşte her bir şahs-ı insanî, mâhiyetinin câmiiyetiyle ve küllî şuûruyla ve umûmî tasavvurâtıyla bir şahıs iken, bir nevi‘ hükmüne geçmiştir. Bir nev‘e gelen ve cârî olan kanun, o şahs-ı insanîde dahi cârîdir. Madem Fâtır-ı Zülcelâl insanı câmi‘bir ayna ve küllî bir ubûdiyetle ve ulvî bir mâhiyetle yaratmıştır. Her ferddeki hakîkat-i rûhiye yüz binler sûret değiştirse, izn-i Rabbânî ile ölmeyecek, yaşayarak geldiği gibi gidecek. Öyle ise, o şahs-ı insanînin hakîkat-i zîşuûru ve unsur-u zîhayatı olan ruhu dahi, Allah’ın emriyle, izniyle ve ibkāsıyla dâimâ bâkîdir. Dördüncü Menba‘: Ruha bir derece müşâbih ve ikisi de âlem-i emirden ve irâdeden geldiklerinden, masdar i‘tibâriyle ruha bir derece muvâfık, fakat yalnız vücûd-u hissîolmayan nev‘lerde hükümrân olan kavânîne dikkat edilse ve o nâmuslara bakılsa, görünür ki, eğer o kānûn-u emrî vücûd-u hâricî giyse idi, o nev‘lerin birer ruhu olurdu. Halbuki o kanun dâimâ bâkîdir. Dâimâ müstemir, sâbittir. Hiçbir tagayyürât ve inkılâbât, o kanunların vahdetine te’sîr etmez, bozmaz. Meselâ, bir incir ağacı ölse, dağılsa, onun ruhu hükmünde olan kānûn-u teşekkülâtı, zerre gibi bir çekirdeğinde ölmeyerek bâkî kalır. İşte madem en âdî ve zayıf emrî kanunlar dahi, böyle bekā ile, devam ile alâkadârdır. Elbette rûh-u insanî, değil yalnız bekā ile, belki ebedü’l-âbâd ile alâkadâr olmak lâzım gelir. Çünkü ruh dahi Kur’ân’ın nassı ile, قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّ۪ي fermân-ı celîli ile, âlem-i emirden gelmiş bir kānûn-u zîşuûr ve bir nâmûs-u zîhayattır ki, kudret-i ezeliye ona vücûd-u hâricî giydirmiş. Demek, nasıl ki sıfat-ıSayfa 197Eliflerin Adedi(16)irâdeden ve âlem-i emirden gelen şuûrsuz kavânîn, dâimâ veya ağleben bâkî kalıyor.




